Blogumda her şeyden biraz olsun istiyorum. Sadece anne bebek odaklı yazılardan hoşlanmıyorum. Ancak şu dönemde izinli olduğum ve pek fazla aktivite yapmaya imkanım olmadığı için annelik ve bebek ister istemez hayatımı dolduran öncelikler. Neden böyle bir giriş yapma ihtiyacı duydum? Çünkü bu toplum anneyi ve bebeği gerçekten çok büyük bir baskı altına alıyor. Biraz insan içine karışayım diyorum bakıyorum hemen anneliğim, yaptıklarım sorgulanmaya başlamış. Söylenenleri takmamaya doğru bildiğimi yapmaya çalışıyorum. Ancak bu her zaman olmuyor bir şekilde can sıkıntısına yol açabiliyor.
Ne kadar yumurta sarısı verdiğimden tutun da, giydirdiğim kıyafetin kalınlığına kadar her şey sorgulanabiliyor. Dün bulunduğum ortam annelerden oluşuyordu. konuşulan konulara yapılanlara hayret ettim. dedikodusunu yapacak değilim elbette ama kafama takılan pek çok mevzu var.
Duruma göre rahat olan kimi zamansa evhamlı biriyim. Annelikte ise her koşulda sakin olmak gerektiğini düşünüyorum. Bebeğim benim için çok özel ama sadece benim için. Bir başkasından aynı özeni, ilgiyi beklemem büyük bir yanılgı olur. Evet o benim oğlum, canım ama aynı zamanda ayrı bir kişilik. Kendi karakteri var inşallah büyüdükçe farklılıklarını daha net anlayacağız. Kendi hayallerim üzerinden ona baskı kurmak bana çok yanlış geliyor. Çevremdeki pek çok annenin bunu yaptığını görüyorum. Evlatları üzerinde ağır bir baskı kuruyorlar büyük beklenti içerisindeler. İlk önce okumaya onun evladı geçmeli, her şeyın en iyisini onun evladı yapmalı gibi. Düşünüyorum da ne zor bir durum çocukların yaşadıkları.
6 Ocak 2015 Salı
4 Ocak 2015 Pazar
kısa kısa
* yok yahu olmuyor. Unutmusum ben blogdu, sablondu, foto yuklemeydi. Ugras ugras olmuyor. Neyse vazgecmek yok. Bi sekilde cozume ulasacagim elbet.
* bol kedili bir gun gecirdik. Selim oglan da ilk defa kedilerle karsilati. Henuz olayin cok farkinda olmasa da inşallah o da annesi gibi cok sevecek kedileri.
* foto yazdan kalma arkadaslarla gecirilen guzel bir gunden. Çengelköy cinaralti
2 Ocak 2015 Cuma
Temizlik zamani
Çok iş var çok. yıllardır kullanılmayan harap bir eve yeniden yerleşmeye çalışıyor gibiyim. Önceki yazılardaki bütün fotolar gitmiş, şablon bir hayli eskimiş.
Nerden başlamalı nelere yapmalı aklım karıştı bir anda. İki yazıdır foto yok. sevmem ki ben fotosuz yazıları.
Nerden başlamalı nelere yapmalı aklım karıştı bir anda. İki yazıdır foto yok. sevmem ki ben fotosuz yazıları.
31 Aralık 2014 Çarşamba
yeniden başlamak
Yazmak, yazmak aslında biriktirmek demek. İnsan önce dolmalı biriktirmeli ki yazabilsin. Belki de önce biriktirmeliyim. Uzun zamandır sanki her gün aynı günü yaşıyor gibiyim. Bebek hayatımda büyük değiklikler yaşattı gerçi. Ondan sonra yeniden keşfetme duygusu sardı her yanımı. Sanırım sebebi zamanın kıymetini anlamam. Bebekten önce zaman çok genişti benim için; ne zaman olsa yaparım, ne zaman olsa giderim, ne zaman olsa okurum diyordum. Şimdi oyle değil. vaktin kıymetini yeniden anlamaya başladım. onunla geçirdiğim her an güzel fakat ona yetebilmek için yenilenmeliyim. tükenmişlik hissi annelikte insanı en çok zorlayan. Bu yüzden okumalı, keşfetmeli, tecrübe etmeli, sohbet etmeli.
Bismillah diyelim başlayalım bakalım devamı gelecek mi ?
Bismillah diyelim başlayalım bakalım devamı gelecek mi ?
9 Ağustos 2011 Salı
ah bu teknoloji!!
ne kayıtlar ne yazılar ne fotoğraflar vardı hepsi puuf diye gidiverdi. Ona buna değilde en çok yıllardır gittiğim gezdiğim yerlerin fotoğraflarının silinmesine üzüldüm.
tüm kayıtlarım eski bilgisayardaydı ne varki bilgisayarın elden çıkmasıyla beraber hepsi buhar oldu uçtu. Tabi bu noktada bir özeleştiri yapmam lazım, "ey gidi kedi yine cd'lere kaydetmedin?" diye... yapmadım işte, tembellik mi dersiniz vurdum duymazlık mı artık neyse o...
kendimi geçmişi olmayan biri gibi hissediyorum. hiçbir kanıtım kalmadı elimde. kocan bir aferin bana :(
tüm kayıtlarım eski bilgisayardaydı ne varki bilgisayarın elden çıkmasıyla beraber hepsi buhar oldu uçtu. Tabi bu noktada bir özeleştiri yapmam lazım, "ey gidi kedi yine cd'lere kaydetmedin?" diye... yapmadım işte, tembellik mi dersiniz vurdum duymazlık mı artık neyse o...
kendimi geçmişi olmayan biri gibi hissediyorum. hiçbir kanıtım kalmadı elimde. kocan bir aferin bana :(
9 Eylül 2009 Çarşamba
dönüş mü?
2007, 2008... derken 2009
bir hayli zaman geçmiş buralara uğramayalı yazmayalı... Yeniden yazma hevesi mi geldi yoksa geçici bir rüzgar mı?
yağmurlu kaç gündür havalar. benim havalarım başladı. yaz bitiminine üzülür pek çok insan, oysa seviniyorum. özlemişim serin günleri, üşümeyi, çorap giymeyi.
bir hayli zaman geçmiş buralara uğramayalı yazmayalı... Yeniden yazma hevesi mi geldi yoksa geçici bir rüzgar mı?
yağmurlu kaç gündür havalar. benim havalarım başladı. yaz bitiminine üzülür pek çok insan, oysa seviniyorum. özlemişim serin günleri, üşümeyi, çorap giymeyi.
4 Eylül 2007 Salı
17 Ağustos 2007 Cuma
bloglu günler
ağustos ayının 14'ünde blog tutmada 1. yılımı doldurdum. tam bir yıldır yazıyordum.
şimdi bir virgül koyuyorum blog tutmaya.
,
şimdi bir virgül koyuyorum blog tutmaya.
,
13 Ağustos 2007 Pazartesi
Uzaklardaki Ülke Fatma Aliye (aklıma takılan sorular)
Dün hızımı alamayıp gece iki sularında “Fatma aliye” isimli kitabi nihayete erdirdim. Bitirdim bitirdim bitirmesine ama yüreğimde ince bir sızı, boğazımda yumruk oluverdi. Sabaha o sıkıntıyla uyandım. Bir dolu soru kaldı aklımda. Neden uzak ülke oldu yakınlarına? Neden yakınlaşmayı denemedi. Azıcık sevgi gösterse idi daha mı başka olurdu her şey?
Neden o çok iyi yetişmiş Osmanlı aydınlarının çocukları dağılıp çözülüverdi? Koca devlet dağılırken onlarda dağılıp gitti. Tevfik Fikret’in oğlu Amerika’ya gidip rahip oldu. Namık kemal’in torunu Amerika’ya gidip ülkesinden nasıl kaçtığını anlattı. Fatma Aliye’nin kızı Afrika’ya gidip Rahibe oldu.
Ya şimdi? Daha bir süre önce dershane öğretmeni olan arkadaşım antalmamış mıydı öğrencisi ile aralarında geçen konuşmayı? Kızın yaptıklarını anlatıp biliyor musun o kadar mükemmel ilgili bir anne babası var ki şaşarsın? Kısa süreli bir şok geçirmemiş miydim duyduklarım karşında? Sorun ne idi? mükemmel bir aile mükemmel şartlar.
Sorunsuz bir hayat, iyi şartlar zor mu geliyor insan oğluna? Sıkıntılar acılar mı adam ediyor bizi? Maddi imkanlar daha iyi olunca boşanmalar artıyor. ilgili aileler çocuklarının her isteğini yerine getirince o çocuklar dağılıp gidiyor. Hata nerde?
Aklımda binlerce soru. Az sonra gelir babam nöbetten. Konuşmalı uzun uzun bunları.
Sıkıntı dağ gibi yüreğimde…
Neden o çok iyi yetişmiş Osmanlı aydınlarının çocukları dağılıp çözülüverdi? Koca devlet dağılırken onlarda dağılıp gitti. Tevfik Fikret’in oğlu Amerika’ya gidip rahip oldu. Namık kemal’in torunu Amerika’ya gidip ülkesinden nasıl kaçtığını anlattı. Fatma Aliye’nin kızı Afrika’ya gidip Rahibe oldu.
Ya şimdi? Daha bir süre önce dershane öğretmeni olan arkadaşım antalmamış mıydı öğrencisi ile aralarında geçen konuşmayı? Kızın yaptıklarını anlatıp biliyor musun o kadar mükemmel ilgili bir anne babası var ki şaşarsın? Kısa süreli bir şok geçirmemiş miydim duyduklarım karşında? Sorun ne idi? mükemmel bir aile mükemmel şartlar.
Sorunsuz bir hayat, iyi şartlar zor mu geliyor insan oğluna? Sıkıntılar acılar mı adam ediyor bizi? Maddi imkanlar daha iyi olunca boşanmalar artıyor. ilgili aileler çocuklarının her isteğini yerine getirince o çocuklar dağılıp gidiyor. Hata nerde?
Aklımda binlerce soru. Az sonra gelir babam nöbetten. Konuşmalı uzun uzun bunları.
Sıkıntı dağ gibi yüreğimde…
12 Ağustos 2007 Pazar
Fatma Aliye- uzak ülke
Kaç zamandır Fatma Karabıyık Barbarosoğlu'nun “Fatma Aliye- uzak ülke” isimli kitabi elimde bir türlü fırsat bulup doya doya okuyamamıştım. Bugün elime aldım kitabi ve göz açıp kapayana kadar yarıladım bu hızla gidersem eğer bir- iki gün içinde bitireceğim. Eserde, Osmanlı Devleti’nin ilk kadın roman yazarlarından biri olan Fatma Aliye’nin hayatı roman olarak okurlara sunuluyor. Yazar eseri kaleme alırken bazı kısımları hızlı bir şekilde geçmiş gibi. Olaylar arasında kopukluklar var. Osmanlı’nın son dönemiyle birlikte Fatma Aliye ile ilgili kişilerden de bahsetmiş fakat sanki biz hepsini biliyormuşuz gibi aktarmış. Bu nedenle okurken kalem elimde bilmediğim isimler geçtiğinde altını çiziyorum. Tabi bir açıdan iyi oluyor insanı araştırmaya teşvik etmiş oluyor fakat yinede kısada olda hiç bilmeyenler olabileceği düşünülüp bilgiler verilebilirdi.
Bunu dışında Fatma Aliye gerçekten merakları celp eden bir kadın. Öncelikle tarihle ilgili olanları bileceği bir isim olan ünlü 19.yy tarihçisi Cevdet paşa’nın kızı. Çok zeki olan Aliye, küçük yaşlara okuma yazmayı öğrenmiş. Yine Fransızca’yı da büyük oranda kendi gayreti ile bellemiş. İleriki yıllarda romanlar yazmış ve pek çok Fransız yazarın eserlerini tercüme etmiş.
Okurken o dönemin insanları, yaşayışı, ilişkileri hakkında malumat edinmek mümkün. Asıl ilginç gelen ise bir önceki kuşağın bir sonraki ile yaşadıkları problemler. Bundan bir asır öncesine bile gittiğimizde günümüzde tartışılan konuların çoğunun o dönemde de tartışılmakta olduğunu görüyoruz. Kadın-erkek ayrımı, kadınlara daha çok imkanların sağlanması ve eğitimden faydalanması, yada genç kuşağın daha modern yetişip büyükleri ile çatışmalar yaşamaları gibi. Yüzyıllar geçse bile insan, özellikleri değiştirmeden aynen muhafaza ediyor. Değişen tek şey teknoloji sanırım. Düşünceler sabit kalıyor.
Kitap daha bitmedi merak ediyorum acaba devamında neler olacak. Okumaya devam .
Kitap daha bitmedi merak ediyorum acaba devamında neler olacak. Okumaya devam .
kitaptan ;
"şatafat, sahibinin güçsüzlüğünü ifşa eden oyuncaktır."
"Aşk bizi terbiye ederdi. Ne oldu da, biz aşkı nefsimizi terbiye eden bir basamak olmaktan çıkardık. "
11 Ağustos 2007 Cumartesi
dandik teknoloji (mimlenme)
Bloglarda bizim önceden sobeleme dediğimiz mimleme hadisesi baş göstermiş. Sevgili doğancan’da beni mimlemiş. Kendimize göre dandik olan ve hiçbir işe yaramayan teknolojik aletlerden veya olaylardan bahsetmemiz gerekiyormuş. Teknoloji ile pek içli dışlı olmadığım için biraz zorlandığımı itiraf etmeliyim. Şunlar geldi aklıma,
*WAP : Cep telefonlarında kullanılması gereken bir sistemdi fakat tamamen dandikti ve güven sorunu vardı.
* Mutfak robotu: ilk çıkanlar çok teferruatlı ve çok parçalı idi. Aldığınızda zaten yarısına hiç ihtiyaç bile duymazdınız. Çok fazla yer kaplardı.
* Merdaneli çamaşır makinesi: bundan daha berbat bir teknolojik alet bilmiyorum. Güya elde yıkanmasın çamaşırlar diye icat edilmiş ama bin kat daha külfetli idi. Çok şükür artık hayatımızda yok.
gelelim mimlediklerime. başak, mavi ve portakal birde yeldeğirmenlerinekarşı.
*WAP : Cep telefonlarında kullanılması gereken bir sistemdi fakat tamamen dandikti ve güven sorunu vardı.
* Mutfak robotu: ilk çıkanlar çok teferruatlı ve çok parçalı idi. Aldığınızda zaten yarısına hiç ihtiyaç bile duymazdınız. Çok fazla yer kaplardı.
* Merdaneli çamaşır makinesi: bundan daha berbat bir teknolojik alet bilmiyorum. Güya elde yıkanmasın çamaşırlar diye icat edilmiş ama bin kat daha külfetli idi. Çok şükür artık hayatımızda yok.
gelelim mimlediklerime. başak, mavi ve portakal birde yeldeğirmenlerinekarşı.
10 Ağustos 2007 Cuma
şal sorunu
Pek çok hemcinsim gibi ben de ne zaman, kızgın ve sinirli olsam ilk yaptığım iş alış- veriş yapmaktır. Bu konuda çokça söylenebilecek söz var tabi… Hem sinirlisin hem de neden para harcıyorsun diye.
Öyle işte…
Son zamanlarda dikkat ettim de ne zaman alış verişe çıksam hep aynı türden aksesuar alıyorum.
ŞAL…
Bir dolu bir birinden güzel şalım olduğu gibi nereden ucuza alırım onu bile belirledim. En yenisi nerden en değişiği nerden en ucuzu nerden alınır hepsini öğrendim. Yalnız bir sorun var.
Ben hiç şal kullanmam ki
7 Ağustos 2007 Salı
haftasonu gezisi
Radyo 4’te bir türkü;
Feribot kuyruğu, beş kız çıktığımız yolculuğun hafif tedirginliği, gün batımı, gece karanlığında yol almak ve menzile ulaşmanın sevinci. Sıla-i rahim. Eş, dost en çokta akraba. Aynı kanın sıcaklığı.
Bursa’da idim geçtiğimiz hafta sonu. Düğün için gidip daha çok gezmekle vakit geçirdik.nerelere gitmedik ki? Cumalıkızık, Saitabat şelalesi, Mudanya, Zeytinbağı ( bilinen ismiyle Trilye)….

“bir kara gözlüye aybalam tutulup yanmışam
öldürdü beni , öldürdü beni
o ceylan o ceylan balam
öldürdü beni”….
öldürdü beni , öldürdü beni
o ceylan o ceylan balam
öldürdü beni”….
Hala yorgunluk geçmedi, kaç günün uykusuzluğu var. Gezmek iyi de yorgunluk arta kalanı. Gittiğim yerler gördüklerim hayal gibi. yolculuk, seyahat adete arınma. Zaten o yüzden bu kadar çok severim ya yol filmlerini. Belkide ben gezmekten ziyade yolculuk kısmını daha çok seviyorum.
Bursa’da idim geçtiğimiz hafta sonu. Düğün için gidip daha çok gezmekle vakit geçirdik.nerelere gitmedik ki? Cumalıkızık, Saitabat şelalesi, Mudanya, Zeytinbağı ( bilinen ismiyle Trilye)….
Cuma gecesi vardık beş şehirden biri olan Bursa’ya. Ertesi gün kahvaltı için Cumalıkızık’a doğru yol aldık. Hazırlanan nefis kahvaltı sofrasında sedirlerimize kurulduk. Semaverde gelen çayın eşliğinde tereyağlı köy ekmeklerimizi yiyip, çemenin tadına baktık. Dostlarla karşılaştık. İçtiğimiz çay böylece daha da bi lezzetlendi. Köyü turuna çıktık. Eski bir kapıdan başka bambaşka aleme girmiş gibi şaşkınlıkla etrafımıza bakındık. Osmanlının en eski köylerinden birinde geçmişin izlerine tanık olduk. Gördüğümüz her sokak geçtiğimiz her ev, bastığımız her taş asırlar evvelinin bir kitabını okumak gibiydi.
Akşama doğru önce eve uğrayıp, düğünlüklerimizi giydik ardından salona gittik. Tulum eşliğinde horon. Başka hiçbir çalgı böyle coşturmuyor beni. Uzun yıllardır görülmeyen tanıdıklar. Hoş beş, nasılsın iyi misinler…
“-çok değişmişin Neslihan” “-yok aynıyım aslında” (yaşlanıyorum ya hani belki ondandır değişiklik….)

Yarı uykulu İstanbul’a varış.
Bitti mi rüya? Uyandık mı ?
Hiç biter mi İstanbul’un kendisi ayrı bir rüya değil mi?
“-çok değişmişin Neslihan” “-yok aynıyım aslında” (yaşlanıyorum ya hani belki ondandır değişiklik….)
Ertesi gün. Yine güzel bir kahvaltı ama bu kez evde. Bavulların hazırlığı, yola çıkış. Yine beş kız bir arabada, yollarda. Önce Bursa’nın ilçesi Kestel yakınlarında ki saitabat şelalesi. Bunaltan nem. Ormanın yeşilliği. Karadenizliliğin değişmeyen özlemi yemyeşil dağlar. Derin bir nefes….
Mudanya’ya kıvrılan yollar. “Ablanın Yeri’nde” yenen enfes çupra… Kolay kolay unutulmayacak dimağlarda kalan bir tat.
Karın tokluğu ile Trilye’ye hareket. Aman Allah’ın ne sevimli bir belde burası. Zeytin yağı dükkanları, kiliseden çevirme Fatih cami, eski Rum evleri, denize çıkan yollar.... Ama vakit dar akşam olmak üzere. Yollara düşmeli yine. Düşmeli ki feribot kuyruğuna girmeli.
Bitti mi rüya? Uyandık mı ?
Hiç biter mi İstanbul’un kendisi ayrı bir rüya değil mi?
1 Ağustos 2007 Çarşamba
Edward Hopper (yanlızların ressamı)
Bu haftanın K dergisinde Asuman Kafaoğlu-Büke’nin kaleme aldığı yazı Edward Hopper ile ilgili. Kafaoğlu, yalnız bir kadının resmedildiği Hopper tablosu hakkında analiz sunar kaarilerine. Tablonun ismi “Otel odası” dır. Küçük bir otel odasında kıyafetlerini çıkartmış olan bir kadın yatağa oturmuş elindeki kağıdı okumaktadır. Bir yanlızlık vardır lakin bu işte. Resme baktıkça hayalimizde canlandırız genç kadını. Zaten umutsuzluğunu, terk edilmişliğini fark edip ürpeririz bir anda. Kafaoğlu yazısında, genç kadının elinde sevgilisinin ayrılık mektubunu tuttuğuna, başka şehirden onun için gelmiş olmasına karşın terk edilmiş olduğuna dair bir hikayenin zihninde belirdiğini ifade eder.
Okuduğum yazının ardından Ressam Edward Hopper hakkında biraz daha bilgi edinmek istedim. Yaptığım küçük bir araştırmaya göre 1882 doğumlu Amerikalı bir ressam. Aslında eserlerinin büyük çoğunluğu bizlere aşina. Kitap kapaklarında çeşitli mekanlarda poster olarak gördüklerimiz arasında. Bir gün neden resim yaptığı sorulduğunda “Eğer kelimelerle anlatabilseydim,resim yapmak için sebep kalmazdı.” cevabını vermiş.
Eserlerinin konusunu genellikle şehir hayatı ve bu hayatın yalnız insanları oluşturuyor. Şehrin tüm karmaşası kalabalıklığı içinde yer alan insanların yüreğe dokunan yalnızlığı. Terk edilmişlik hissi. Her bir tablo ayrı bir hikaye aslında. Uzun uzun inceleyip acıklı hikayeler yazmak mümkün.
31 Temmuz 2007 Salı
kıyafet sorunu- incesaz
Kısa bir süre sonra kuzenimin düğünü olacak. Yakın akrabamız olduğu için yeni düğünlük!!! kıyafetler almam gerekiyor. Kapitalist sistemin gönüllü kurbanı olarak sadece kıyafet değil her türlü alış-verişi çok seviyorum. Lakin ne zaman zorunluluk ve özel günler için alış verişe gitsem eli boş dönüyor, mağazalarda uygun hiçbir giysi bulamıyorum.
Öğlen saatlerinde eski okulumda ki öğretmen arkadaşlarımla Kadıköy’de buluşup mağaza mağaza dolaşmaya başladık. Bugün almak konusunda kararlı olduğum için bir dolu kıyafet denedim. En sonunda siyah beyaz elbise aldım. Eve gelip denediğimde ise hiç beğenmediğimi ve yakışmadığımı fark ettim. Oyy oyy ne işkence böyle yaaaa. Neyse yarın şansımı tekrar deneyeceğim. Hadi hayırlısı.
30 Temmuz 2007 Pazartesi
anadolu yakası gezi turu 2
Anne kuş bir süreliğine Amasya, Bursa ve Artvin semalarında uçmaya karar verdiği için evin hanımı birden bire ben oluverdim. Açıkçası annemin evde olduğu dönemlerde çokça tembellik yaparken tek kalınca hiçbir işi aksatmaz hale geldim. Demek gizli bir potansiyel varmış bende. :)
Temizlik, yemek derken (tam ev hanımı üslubu) gün bir anda bitiveriyor. yine de gezme aşkımı böyle evin hanımı durumları etkileyemeyeceği için Pazar günü işlerimi erkenden bitirip ağabeyimle birlikte Anadolu yakası gezi turuna çıktık. Daha evvel Vaniköy’den başlayıp, Kandilli kız lisesi istikametinde devam etmiş ve Anadolu hisarında turumuza son vermiştik. Bu defa kaldığımız yerden başlayalım istedik. Evvela Anadolu Hisarı'ndan Kavacık'a çıkacak ardından yürüyerek Hıdiv Kasrına gidecektik. (offf off yakın yer değil ki)
Anadolu Hisarı’na geldiğimizde yokuşları tırmanmadan evve
l ağabeyim hadi "Küçüksu Kasrı'nı" bir görelim dedi. Boğazın karşı yakasından özellikle Rumeli Hisarı'ndan narin bir gelin gibi görünen(Ayy benzetmelerde yaparmışım. üniversitede o kadar edebiyat bölüm derslerine girdim olsun o kadar.) "Küçüksu Kasrı" benimde merak ettiğim bir müzeydi. Pazar günleri halk günü olduğu için kişi başı 2 ytl vererek içeri girdik. Ön cephesi muazzam bir şeklide süslenmiş olan kasır Padişah Abdülmecit zamanında Av köşkü olarak inşa edilmiş. (düşünsenize İstanbul’un o bölgesine avlanmak için gidilirmiş. İnsan şimdi hayalini bile kuramıyor. ) Günü birlik kullanıldığı için yatak odaları yapılmamış. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde birkaç defa Atatürk tarafından ve Yabancı devlet adamlarının kalması için kullanılmış. Küçükçük bir kasır olasına rağmen tavan ve dış cephe işlemeleri bizim ağzımızı açık bıraktı.
Rüya aleminde yolculuk yapar gibi ilerledik sokaklarda. Ardından hiç tahmin bile etmediğimiz bir anda karşımıza "Güzelce cafe" çıktı. Nedir neresidir deyip giriverdik kapısından.Aman Allah’ım bu ne güzel bir Cafe böyle :))
Romantik bir yoldan ilerledikve boğaz manzarası karşıladı bizi.
Cafe deyince akla küçük bir mekan geliyor fakat burası oldukça geniş bir alana yayılmış (sahipleri yüklüce bir mebla ödemiş olmalılar). Rumeli Hisarı karşı manzara olunca çay içmek çok keyifli olur diye düşündük (Ama içmedik. daha gidilecek o kadar yer varken çay neyimize). Cafe oldukça kalabalıktı. Ehh dedik bütün İstanbul biliyormuş burayı da bir bizim haberimiz yokmuş. Birde hafta içi gitmek lazım, daha tenha ve güzel olur.
"Güzelce Cafe'de" daha fazla oyalanmayarak turumuza kaldığımız terden devam ettik. Bu arada gücümüzü toplamak için birer magnum almayı ihmal etmedik. Yaklaşık yarım saatlik (daha fazlada olabilir saate bakmadım.) yürümenin ardından Hıdiv kasrına ulaşabildik.(aman çok şükür bir ara hiç ulaşamıcaz sanmıştım.)
Zaten vakitte bir hayli geç olmuştu. Çok kalabalık olduğu halde denize karşı bir masa bularak karnımızı doyurmaya karar verdik. Yan masadan kopya çekip bizde onlar gibi patetes kızatması ve sandviç ısmarladık. Kalkarken gelen ücret ise yüzümüzü hiç kızartmadı. Öylesi bir yer için oldukça makul fiyata sahip.
yazmak, nefes almak
Yazmak, nefes almak.
Yazdığım müddetçe nefes alıyor, arınıyor ve rahatlıyorum. Zihnimdekiler boşlukta yok olmayıp belli bir yerde depolanıyor sanki. İşte bu nedenle blog tutuyorum. Bir yıldır devam eden bir meşgale blogta yazmak. İlk başlarda devamlı olabileceğimi düşünmemiştim nede olsa defalarca günlük tutmaya çalışmış ama başarısız olmuştum. Fakat artık iyi biliyorum ki blog sadece sanal bir günlük değil, paylaşım ortamı. Günlük tek kişilik bir oyun gibi oysa blog, sosyal bir birey olan insanın başkaları ile iletişim kurma çabası.
Sanal günlükler pek kişi tarafından yoğun olarak eleştiriliyor. Oysa ben sanal günlüklerin değişen dünyamızda farklı pencere açtığını düşünüyorum. Bir zamanlar insanlar dumanla anlaşır ve birbirlerine haber gönderirken günümüzde artık teknolojinin etkisiyle pc’leri kullanıyor ve onun getirdiği imkanlar dahilinde bloglar tutuyoruz.
Yazdığım müddetçe nefes alıyor, arınıyor ve rahatlıyorum. Zihnimdekiler boşlukta yok olmayıp belli bir yerde depolanıyor sanki. İşte bu nedenle blog tutuyorum. Bir yıldır devam eden bir meşgale blogta yazmak. İlk başlarda devamlı olabileceğimi düşünmemiştim nede olsa defalarca günlük tutmaya çalışmış ama başarısız olmuştum. Fakat artık iyi biliyorum ki blog sadece sanal bir günlük değil, paylaşım ortamı. Günlük tek kişilik bir oyun gibi oysa blog, sosyal bir birey olan insanın başkaları ile iletişim kurma çabası.
Sanal günlükler pek kişi tarafından yoğun olarak eleştiriliyor. Oysa ben sanal günlüklerin değişen dünyamızda farklı pencere açtığını düşünüyorum. Bir zamanlar insanlar dumanla anlaşır ve birbirlerine haber gönderirken günümüzde artık teknolojinin etkisiyle pc’leri kullanıyor ve onun getirdiği imkanlar dahilinde bloglar tutuyoruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
